Hatırlanacağı gibi daha önceki yazıda Fâtiha suresinin genel bir tanıtımı yapılarak, surenin birinci ayetinde yer alan özellikle “hamd” kelimesi incelenmiş ve “hamdin” gerek lügat gerekse nüzul ortamında ifade ettiği mana üzerinde durulmuştu. Surenin ikinci ayetinde “Rahmân ve Rahîm” kelimelerine göz atıldığında, “Besmele” yazısında da değinildiği üzere, “Rahmân” kelimesi, Allah’ın ilâhî rahmet ve merhametinin genişlik ve enginliğini, “Rahîm” ise bu engin rahmet ve merhametin hem derinliğini hem de devamlılığı şeklinde tarif edilmişti. “Rahmân ve Rahîm” kelimeleri İslâm gelmeden önceki zamanlarda da biliniyor ve şiirlere konu ediniliyordu. Kur’ân’da bu iki isme yer verilmesinin arka plan tasavvurunda muhataplar tarafından bu iki ismin biliniyor olması düşünülebilir. Bu açıdan bakıldığında, Kur’ân’ın nâzil olmasıyla söz konusu iki lafız dinî-ahlâkî alana dahil edilerek Allah’ın amacına hizmet eden iki sıfat olarak kullanılmış olabilir. Bununla birlikte, “Allah” lafzından sonra “Rahmân ve Rahîm” şeklinde bir dizilimin olması, Hz. Peygamber ve onun zamanında yaşayan insanların günlük yaşamlarındaki âdetleriyle yakın ilişkisinin olduğu ifade edilmiştir. Zira Kur’ân’ın nâzil olduğu vasattaki insanlar bir kişi hakkında bilgi vermek istediklerinde ilk olarak onun ismini, daha sonra da sıfatlarını zikrederlerdi. Taberî (ö. 310/923), nüzul dönemindeki insanların örflerinin Kur’ân’ın üslubuna tesir ettiğini vurgulamıştır. Öte yandan, surenin üçüncü ayetinde “Din gününün sahibi” ifadesinin, herkesin yaptığı zerre iyiliğin ve kötülüğün karşılığını alacağı hesap gününe atıfta bulunduğu belirtilebilir. “Din gününün sahibi” beyanı Allah’ın putlar ve sahte ilahlara karşı hakimiyeti ve otoritesine vurgu yaptığı da ayrıca hatırlatılmalıdır. Surenin dördüncü ve beşinci ayetlerinde “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” buyrulmaktadır. Kuşkusuz bu ifadelerin ayetin nazil olduğu düzlemdeki dinsel inançlara bir tepki olduğu düşünülebilir. Bu tespitten hareketle, ayet zımnen şöyle bir anlam takdirine sahip olabilir: “Lât, Menât, Uzzâ, Hubel’e değil; ancak sana ibadet eder, bir şey isteyeceğimiz zaman söz konusu bu sahte tanrıların yüzü suyu hürmetine değil; ancak senden yardım dileriz! Surenin altıncı ve yedinci ayetlerinde “Bizleri nimet verdiklerinin yoluna ilet! Şirk sebebiyle gazaba uğramışların ve şirk koşanların yoluna iletme” buyrulmaktadır. Ayetteki “nimet verilenler” ibaresi klasik tefsirlerde “peygamberlerin yoluna” şeklinde tefsir edilmiştir. Bu izah makul olmakla birlikte eksik olduğu söylenebilir. Nüzul dönemindeki olgusal bağlam ekseninde değerlendirilecek olunursa, belki bu açıklamaya “Allah’a şirk koşmayanların yoluna” şeklinde de bir ilavede bulunulabilir. Diğer taraftan, çoğu meale yansıyan “gazaba uğramışların ve sapıkların yoluna iletme” şeklinde bir çevirinin de sorunlu olduğu belirtilmelidir. Nitekim, “Dalâl” kelimesinin “sapık” olarak anlamlandırılması kültürümüzde yaşayan birisi için farklı
bir manaya tekabül ettiğinden kesinlikle isabetli değildir. Otantik ve özgün bir Kur’ân yorumundan söz edilecekse kesinlikle vahyin nazil olduğu döneme şahitlik eden insanların zihinlerinde yerleşik bulan anlamın tespit edilmesi gerekmektedir. Bu anlamda, dilimize “sapık” olarak çevrilen “daalîn” ifadesinin karşılığı “sapık” değil “şirk”tir. Meseleye bu yönüyle bakıldığında, “gazaba uğrayanlar” ifadesi tefsirlerde ekseriyetle “Yahudiler”, “Sapıklar” lafzı da “Hıristiyanlar” olarak açıklanmıştır. Bu izahların da Hz. Peygamber ve dönemindeki algıyla örtüşmediğinin vurgulanması gerekmektedir. Çünkü Fâtiha suresi ilk inen sure kabul edildiğinde, Mekke’nin erken dönemlerinde Mekke’de Yahudi ve Hıristiyan varlığından söz etmek tarih yanılgısı (anakronizm) olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu değerlendirmeler ışığında “Bizleri gazaba uğramışların ve sapıtmışların yoluna değil” şeklinde meallerde karşılık bulan ifadelerden kast edilen mana esasında şu şekilde olmalıdır: “Bizleri gazaba uğramış antik Arabistan’da yaşamış ve peygamberlerine karşı gelmeleri sebebiyle yok olmuş Âd, Semûd, Eyke kavimlerinin ve hâli hazırda Arap yarımadasında yaşayan Ebû Cehil ve avânelerin yoluna iletme.”
